Recent Articles
Sinema tarihi
Eki 15, 2008 Müzik Yorum Yapılmamış
*** SiNEMA TARiHi ***
Sinema sanatının 20. yüzyılda gelişmiş, kendinden önce yaygınlık kazanmış bulunan resim, heykel, müzik, mimarlık gibi çeşitli sanat dallarına dayalı, büyük teknik beceri gerektiren karmaşık bir sanattır. İzleyici karartılmış bir salonda perdeye yansıyan kendi somut gerçekliğiyle etkiler.
Saydam bir film şeridi üzerindeki görüntüler ışığın yardımıyla bir perdenin üzerine art arda düşürüldüğünde, gözümüz bu görüntüleri hareket ediyormuş gibi algılar. Bunun nedeni beynin, gözün ağtabakası üzerine düşen görüntüyü, görüntü yok olduktan sonra kısa bir süre daha saklamasıdır. Ağtabakadaki yansıma gerçekten göründüğü süreden daha uzun bir süre algılandığından, bir cismin görüntüsü kaybolmadan öbür cismin görüntüsü ağtabakaya düşerse, film karakterlerinden göze yansıyan her görüntü birbirinin devamı olarak, yani hareket ediyormuş gibi görünür. Bu beynin yarattığı görsel bir hareket yanılsamasıdır. Sinema, bir olayı yada öyküyü bu yöntemle anlatmaya dayanan görsel bir sanat dalıdır. Görüntülerin kaydedildiği film şeridi saydam bir madde olan selüloitten yapılmıştır. Görüntüler filmin üzerine sinema kamerasıyla kaydedilir. Gösterim sırasında bunlar projeksiyon makinesiyle hareketli görüntüler biçiminde perdenin üzerine yansıtılır. Filmi çekilecek cisimden yansıyan ışık kameranın merceğinden geçerek, filmin ışığa duyarlı yüzeyindeki kimyasal maddeleri değişikliğe uğratır ve görüntü oluşturur. Hazırlanan film labaratuvarda çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra gösterime hazır duruma gelir. Bir film makarasına sarılarak projeksiyon makinesine takılır. Makara belirli bir hızla dönerken, projeksiyon makinesinden çıkan ışık filmi aydınlatarak, hareketli görüntüler biçiminde perdenin üzerine yansıtır.
Selüloit sağlam ve esnek bir madde olduğu için makaralara ve makinelere kolaylıkla sarılıp takılabilir. Çekim sonrasında birleştirme aşamasında istenmeyen görüntüler kesilip çıkarılarak, kalan bölümler özel bir tutkalla yada yapıştırıcı saydam bir bantla birleştirilebilir. Aynı zamanda ışığa son derece duyarlı olduğundan üzerindeki görüntüler net bir biçimde ve istendiği kadar büyütülebilir.
Sinemada, 7,5-300 metre uzunluğunda, 70,35, 16ve 8 mm eninde film şeritleri kullanılır. Film şeridinin kenarlarında düzgün aralıklarla sıralanmış delikler vardır. Bu delikler film şeridinin kamera makarasına yada projeksiyon makinesinin dişlilerine sağlam bir biçimde sarılmasını, kaymadan dönmesini ve görüntülerin eşit aralıklarla yansımasını sağlar. Hareketli görüntüler elde etmek için gösterim sırasında filmin belirli ve değişmez bir hızla ilerlemesi gerekir. 35 milimetrelik profesyonel filmler her görüntü karesi için dört delik, 16 milimetrelik ve amatör filmler bir delik ilerler. Sesli filmlerde ekrandan saniyede 24, sessiz filmlerde 16 görüntü karesi geçer. Sessiz filmler bugünkü gelişmiş aygıtlarla gösterildiğinde figürlerin çok hızlı hareket etmeleri bu yüzdendir.
Film çekme aygıtı olan kamera, fotoğraf makinesi ile aynı ilkelere dayanarak çalışır. Ama fotoğraf makinesinden en önemli farkı görüntüleri belli zaman aralıklarıyla ve son derece hızlı bir biçimde film şeridinin üzerine kaydetmesidir. Kullanılan film şeridine göre sinema kameralarının başlıca 70 milimetrelik, 35 milimetrelik, 16 milimetrelik ve 8 milimetrelik türleri vardır. 70 milimetrelik kameralar büyük ve görkemli görüntüler elde etmek için, 16 milimetrelik hafif kameralar bazı özel çekimlerde ve belgesel filmlerde, 8 milimetrelik kameralar amatörlerce kullanılır. Sinema filmleri genellikle 35 milimetrelik kameralarla çekilir.
Lumiere KardeÅŸler’in hem alıcı, hem de gösterici olan sinematograf’ından bu yana kameralar önemli deÄŸiÅŸiklikler geçirdi. Gösterici ve alıcı birbirinden ayrıldı, boyutları küçüldü ve daha kullanışlı duruma getirildi. Elle çalışan kameraların yerine motorla çalışan kameralar aldı. Motor gürültüsünü önleyen bir sistem eklenerek görüntüyle birlikte sesi de kaydeden sesli kameralar geliÅŸtirildi. Bugün kullanılan 35 milimetrelik kamera hareketli görüntüler için saniyede 24 kare çeker. Bu hız artırılarak yada azaltılarak hareketin hızlı yada yavaÅŸ olması saÄŸlanır. Gösterim sırasında projeksiyon makinesinin obtüratürü film karelerinin arasında kapanır ve ışığı keser. Ama bu o kadar hızlı bir biçimde olur ki, gözümüz hareketlerin aslında kesintili olduÄŸunu ayırt edemez.
Film Başlıyor
Beynin yarattığı görsel hareket yanılsaması fotoÄŸrafın bulunmasından daha önce de biliniyordu. 1824′te İngiliz fizikçi Peter Mark Roget’ın yayımladığı “The Persistence of Vision With Regard To Moving Objekcts” (Hareketli Cisimlere İliÅŸkin Olarak Görüntünün SürekliliÄŸi” adlı kuramsal çalışma, birçok mucidin ilgisini çekti. Her sayfasına resim çizilmiÅŸ bir kitabın sayfaları hızla çevrildiÄŸinde görüntülerin kesintisiz bir biçimde hareket ediyormuÅŸ gibi görünmesi ve buna benzer birçok basit deney Roget’ın kuramını doÄŸruluyordu. ÇeÅŸitli ülkelerden bir çok mucit bu kuramdan hareketle birbirine yakın zamanlarda benzer aygıtlar geliÅŸtirmiÅŸti. Bu bakımdan sinema kamerası ve projeksiyon makinesi gibi aygıtların ilk önce nerede ve nasıl ortaya çıktığını kesin olarak söylemek güçtür. 1830′lardan baÅŸlayarak Zootrop, taumatrop, fasmatrop, fenakistiskop ve praksinoskop adlarıyla bilinen çeÅŸitli aygıtlar geliÅŸtirildi. 1882′de Fransız fizyolog Etienne- Jules Marey kuÅŸların uçuÅŸunu saptamak amacıyla saniye de 12 fotoÄŸraf çekebilen “fotoÄŸraf tüfeÄŸi” adını verdiÄŸi bir aygıt geliÅŸtirdi. 1887′de ABD’li Hannibal Goadwin fotoÄŸraf çekiminde ilk kez selüloit film kullandı. Ardından New York’ta George Eastman makaraya sarılı selüloit film üretimine baÅŸladı. 1888′de Thomas Alva Edison üzerine ses kaydedilen mum silindirli fonograf’ı, daha sonra da ses ve görüntüyü birleÅŸtirmek amacıyla yardımcısı William Dickson’la birlikte kameranın ilk biçimi sayılan kinetoskop adını verdiÄŸi bir gösterim aygıtıyla 15 metrelik bir film ÅŸeridinin üzerindeki görüntüleri kesintisiz olarak art arda yansıtmayı baÅŸardı. Ne var ki, bu aygıt gözlerini iki deliÄŸe dayayan tek bir izleyici tarafından kullanabiliyordu. Kinetoskopla filmin üzerindeki görüntüler art arda izlenebilmekle birlikte, hareketler kesintiliydi. Bunun nedeni her görüntü karesinin yeterince uzun bir süre ışıklandırılamamasıydı. Paris’te kinetoskopu gören Fransız Lovis (1862- 1948) ve Auguste (1862- 1954) Lumiere KardeÅŸler geliÅŸtirdikleri sinematograf adlı aygıtla ilk kez hareketli görüntü elde ettiler. Bu olay sinemanın doÄŸuÅŸunu müjdeleyen en önemli geliÅŸmeydi. Sinematograf elle çalıştırılabiliyor ve yaklaşık 10 kilogramlık ağırlığı sayesinde istenen yere taşınabiliyordu. Filmin düzenli ve kesikli ilerleyiÅŸini saÄŸlayan ve bugün de hala kullanılmakta olan tırnaklı bir düzeneÄŸi vardır. Lumiere KardeÅŸler halka açık ilk film gösterimlerini 1895′te Paris’te Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’de gerçekleÅŸtirdiler. Sinematograf hem film çeken, hem de gösteren bir aygıt olduÄŸu için ancak 15 metrelik film ÅŸeridi alabiliyordu. Bu yüzden ilk filmleri oldukça kısaydı. Filmler iskambil oynayanlar, bir demircinin çalışması, askerlerin yürüyüşü ya da bir bebeÄŸin beslenmesi gibi günlük yaÅŸamdan alınmış görüntülerden oluÅŸuyordu. Lumiere KardeÅŸler Lumiere Fabrikası’ndan Çıkan İşçiler adlı filmlerini Lyon’daki fabrikalarında, bir öğle tatili sırasında çekmiÅŸlerdi. Bir söylentiye göre Ciotat Garı’na Bir Trenin GidiÅŸi adlı filmin gösterimi sırasında, kameraya doÄŸru hızla yaklaÅŸan tren görüntüsü izleyicileri dehÅŸete düşürmüştü. Sonraları kısa komediler, haber filmleri ve belgeseller de çektiler. Sinema yoluyla belirli bir öykü anlatma dönemi Fransız yönetmen Georges Melies ile baÅŸladı. Bilimkurgu sinemasının da öncüsü sayılan Melies, aynı zamanda “film hileleri” kullanan ilk sinemacıydı. Melies’nin filmlerinde kamera aynı noktada duruyor ve öyküyü tiyatro sahnesindeymiÅŸ gibi görüntülüyordu. Melies 1900′lerin baÅŸlarında aralarında Ay’a Seyehat, Uzay Yolculuk gibi kısa film çekmiÅŸtir.
İlk Sinemalar
Sinema baÅŸlangıçta ilginç bir deney yada basit bir eÄŸlence türü olarak görülüyordu. İlk film gösterimleri genellikle laboratuarlarda yada evlerde, birkaç kiÅŸilik toplantılarda yapılıyordu. Hızla artan ilgi karşısında daha geniÅŸ salonlarda halka açık paralı gösteriler düzenlenmeye baÅŸladı. Kısa zamanda yaygın bir eÄŸlence aracına dönüşen sinema, 20. yüzyılın baÅŸlarında önemli bir ticaret ve sanayi dalı durumuna geldi. Film pazarı önceleri Fransızlar’ın elindeydi. Sonradan ABD’de kurulan yapımcı ÅŸirketlerin eline geçti. Halka açık ilk kısa filmler İngiltere’de ve ABD’de müzikli tiyatro oyunları sırasında gösteriliyordu. Sonraki yıllarda özellikle ABD’de nikelden yapılmış 5 sent gibi çok küçük bir parayla girilen ve yalnızca film gösterilerinin yapıldığı, nickelodeon adı verilen sinema salonları hızla yaygınlaÅŸtı. O dönemde, teknik aksaklıklar yüzünden filmler sık sık kesintiye uÄŸrar, izleyicileri oyalamak ve salonda tutmak için büyük çaba harcanırdı.
Sinema Sanayinin GeliÅŸimi
İlk yıllarda sesi ve görüntüyü birlikte kaydeden bir aygıt yoktu, bu yüzden filmler sessizdi. 1912′de Fransa’da film gösterileri, pikap ve yükselteç kullanılarak müzik eÅŸliÄŸinde yapılmaya baÅŸlandı. Bu yenilikler izleyicilerin sesli görüntüye daha çok ilgi duyduÄŸunu ortaya koydu. Aynı dönemde ABD’li sinemacı Edwin S. Porter’ın öncülüğünde, bir öyküsü olan “konuÅŸmalı” uzun filmler yapılmaya baÅŸlandı. Porter’ın Büyük Tren Soygunu adlı filmi soygun, kovalama ve silahlı çatışma sahneleriyle dolu, tipik bir western’di. Porter bu filminde çeÅŸitli çekim teknikleri kullandı. Bazen kamerayı hareket ettirerek bazen de uzak ve uzun yada yakın ve kısa çekimlerle gerçek bir canlılık ve hareketlilik saÄŸlamayı baÅŸardı. Öyle ki, filmin bir sahnesinde kameraya doÄŸru ateÅŸ eden kovboyun görüntüsü salonda büyük bir korku yarattı.
KonuÅŸmalı filmlerde ses, görüntüyle eÅŸlenen bir plağın üzerine kaydediliyordu. Her ülke için baÅŸka dilde yeni bir plak yapmak ve sesi görüntüye yeniden eÅŸlemek gerektiÄŸinden bu filmlerin maliyeti oldukça yüksekti. Bununla birlikte izleyicinin konuÅŸmalı filmlere gösterdiÄŸi olaÄŸanüstü ilgi, yapımcıları bu alana çekmeye yetti. Yaklaşık 1912′ye kadar 6-10 dakika süren, tek makaralık kısa filmler çekilir, izleyici komedi türündeki bu filmlerden 6-7 tanesini peÅŸ peÅŸe izlerdi. Sonraki yıllarda birkaç makaralık uzun filmler yapılmaya baÅŸlandı. İtalyan yönetmen Luigi Maggi, Pompei’nin Son Günleri adlı filmiyle Eski Roma’nın görkemli görüntüsünü ekrana getirdi. Bir baÅŸka İtalyan yönetmenin Enrico Guazzoni’nin çektiÄŸi Quo Vadisi? Adlı konulu, uzun filmi dünyada büyük bir hayranlık yarattı. Bu filmin hemen ardından ABD’li yapımcılar sinema izleyicisinin seveceÄŸi türden roman ve öyküleri art arda filme çekmeye, filmlerini daha yüksek fiyatlarla göstermeye baÅŸladılar. Bu filmler yaklaşık 90 dakika sürüyordu. Sinemadaki bu hızlı geliÅŸme daha büyük ve daha rahat gösteri salonları gerektirdi. Avrupa’da ve ABD’de halk arasında “düş sarayları” adı verilen lüks ve gösteriÅŸli sinema salonları yapıldı.
I.Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa ülkeleri sinema alanında oldukça ileriydi. Korku, cinayet ve komedi filmleri ilk kez gene de bu ülkelerde çekildi. Oyuncularda fiziksele özelliklerin yanı sıra oyunculuk gücüde aranmaya baÅŸlandı. Aynı yıllarda efsanevi kiÅŸilikleriyle milyonlarca insanın hayranlığını kazanan sinema yıldızları doÄŸdu. Ne var ki, I . Dünya Savaşı’nın baÅŸlamasıyla birlikte Avrupa sineması neredeyse çöküntüye uÄŸradı, çünkü filmin ana maddesi olan selüloit barut yapımında kullanılmaktaydı. Oysa, aynı dönemde ABD sineması önemli geliÅŸmelere sahne oldu. Bir Milletin DoÄŸuÅŸu ve HoÅŸgörüsüzlük gibi filmlerle adını duyuran ABD’li yönetmen David Griffith sinemada klasik anlatım üslubunun öncüsü sayılır. Yeni film tekniklerini saÄŸduyuyla kullanan Griffith, sinemayı salt bir eÄŸlence aracı olmaktan çıkarıp izleyiciyi aynı zamanda düşünmeye de yönelten, çok yönlü bir anlatım aracına dönüştürdü. O yıllarda ABD’de sinema alanında büyük bir patlama yaÅŸandı, uzun ve yüksek maliyetli filmler art arda çekilmeye baÅŸlandı. Yalın ve doÄŸal oyunculuÄŸuyla uluslar arası ün kazanan Mary ***kford, 1928′de imzaladığı yaklaşık 1 milyon dolarlık anlaÅŸmayla “star” tipinin yaratıcısı Charlie Chaplin gibi unutulmaz sinema sanatçıları doÄŸdu.
I. Dünya savaşı sonrasında sinemada en önemli geliÅŸme Almanya’da gerçekleÅŸti. 1919-33 arasında Alman sineması altın çağını yaÅŸadı. Zengin dekorlu ve kostümlü tarihsel filmlerin yanı sıra Ernst Lubitsch (1892-1947), Robert Wiene (1881-1938), Fritz Lang (1890-1976) ve Friedrich W. Murnau’nun (1889-1931) öncülüğünde “Alman DışavurumculuÄŸu” olarak bilinen bir akım baÅŸladı. Bu yönetmenler karakter oyuncusu yaratmayı baÅŸardıktan baÅŸka, ışık ve dekor kullanımındaki ustalıklarıyla da, dünya sinemasını önemli ölçüde etkilediler. Robert Wiene’nin yönetmiÅŸ olduÄŸu Doktor Caligar’nin Odası ve Fritz Lang’ın bilimkurgun öncüsü Metropolis’i yapıldıkları tarihten bu yana sinema sanatını etkilemiÅŸ yapıtlardır.
Aynı dönemde bir baÅŸka önemli geliÅŸmede, SSCB’de dünyanın ilk sinema okulu olan Devlet Sinema Enstitüsü’nün 1919′da kurulmasıdır. 1917 Ekim Devrimi’nden önce Rusya’da film sanayisi yoktu. 100′den fazla dilin konuÅŸulduÄŸu ve halkın büyük çoÄŸunluÄŸunun okuryazar olmadığı SSCB’de 1920′lerde 160 milyon insan yaşıyordu. Ülkenin yeni yöneticileri, sinemayı bu büyük ülkede insanları ortak bir amaç doÄŸrultusunda bir araya getirecek bir araç olarak görüyorlardı. Bu nedenle sinemaya büyük bir öncülük tanıdılar. Teknik araçların yetersizliÄŸine karşın çok sayıda nitelikli film yapıldı. Griffith’le birlikte çaÄŸdaÅŸ sinemanın öncüsü sayılan Sergei Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı (1925) bunların en güzellerinden biridir. Bir Yunan trajedisi gibi geliÅŸen bu film etkileyici çekimleri ve kurgusuyla izleyicinin soluÄŸunu keser. Dönemin önde gelen yönetmenlerinden Vsevolod İ. Pudovkin’in bir Maksim Gorki uyarlaması olan Ana (1926) filmi sessiz sinemanın baÅŸyapıtlarındandır.
Dünya Savaşı’ndan sonra 1920-27 arası Fransa’da ilgi çekici filmler yapıldı. Dönemin önde gelen yönetmenlerinden Rene Clair İtalyan Hasır Åžapka adlı komedi filmiyle adını duyurdu. 1920′lerde sinema ABD’nin en büyük sanayi dallarından biri durumuna geldi. Metro- Goldwyn- Mayer, Paramount, United Artists gibi dev film ÅŸirketleri o dönemde kuruldu. YumuÅŸak iklimiyle açık hava çekimlerine uygun olan Los Angeles kentinde Hollywood, ABD sinema sanayisinin merkezi durumuna geldi. Her çeÅŸit filmin yapıldığı bu dönemde gag türünde kavgalı dövüşlü komediler baÅŸta geliyordu. Charlie Chaplin, Buster Keaton, Stan Laurel ve Oliver Hardy 1920′lerde parladı. Bu yıllarda yarısı 20 yaşın altında olan 40 milyon ABD’li düzenli olarak her hafta sinemaya gidiyordu. Sinema tarihine adı geçen filmlerden Cecil B. De Mille’in yönettiÄŸi On Emir, Douglas Fairbanks’in her ikisinde de baÅŸrolü oynadığı Robin Hood (1922) ve BaÄŸdat Hırsızı bu dönemde yapıldı.
İngiltere’de sessiz sinemanın önde gelen yönetmeni John Grierson, 1929′da sinema tarihinin ilk uzun belgesel filmi olan Balıkçı Tekneleri’ni çekti.
Sesli Sinemanın Doğuşu
1927′ye kadar filmler bütünüyle sessizdi. KonuÅŸmalar filmin akışına kısa aralıklarla kesintiye uÄŸratan yazılarla veriliyor, film piyano, keman yada bir pikaptan çalınan müzik eÅŸliÄŸinde gösteriliyordu. Yaklaşık 6.000 kiÅŸi alan bazı büyük sinema salonlarında belli bir film için özel olarak bestelenmiÅŸ müzik parçasını çalan 40 kiÅŸilik büyük orkestralar bulunuyordu. Film seslendirme çalışmaları ise 1906′dan beri sürüyordu. İlk sesli film 1927′de çekilen, ÅŸarkıcı Al Jolson’un oynadığı Caz Åžarkıcısı’dır. Sesli sinemanın ortaya çıkışıyla birlikte izleyici sayısında büyük bir artış oldu. ABD’de sinema sanayisi kısa sürede sesli sinema teknolojisine geçti. Yapımcılar stüdyolarını elektronik ses kayıt aygıtlarıyla donattılar, sinema salonlarına büyük hoporlörler yerleÅŸtirildi. 1930′lardan baÅŸlayarak tüm filmler sesli olarak çekilmeye baÅŸlandı. Sanatçıların kendi sesini kullanması bazı zorluklar getirdi. Bazı oyuncular ezberlemekte güçlük çekiyor, ABD’li olmayan oyuncular İngilizce’yi aksanla konuÅŸuyor yada sesle görüntü arasında uyum saÄŸlamadığı oluyordu. Bu nedenlerden ötürü sinemada bu dönem de ağırlık olarak tiyatro oyuncuları yer alıyordu.
Japonya’da filmlerdeki konuÅŸmalar benÅŸi adı verilen anlatıcılarla iletilirdi. Bazı anlatıcılar öylesine baÅŸarılıydı ki, adları oyuncularla birlikte yazılırdı. 1940′lara kadar sürdürülen anlatıcı geleneÄŸi Japonya’da sesli sinemaya geçiÅŸi geciktiren baÅŸlıca nedenlerden biri oldu.
Sesli sinemanın ilk yıllarında yönetmenlerin çoÄŸu konuÅŸmalara gereÄŸinden çok ağırlık vererek, görüntüyü ikinci plana attılar. Oysa ses ve konuÅŸmaların asıl iÅŸlevi görsel anlatımın etkisini artırmaktı. Ses öğesini görsel anlatımın tamamlayıcı ve güçlendirici bir parçası olarak kullanmayı baÅŸaran ilk yönetmen Fransız Rene Clair oldu. Clair’in Milyon adlı filmi bu uygulamanın en yetkin örneklerinden biriydi. Sesli sinema oyunculuk alanında önemli deÄŸiÅŸikliklere yol açtı. Sessiz sinemanın abartılı el kol hareketlerine dayanan üslubu tümüyle anlamını yitirdi. Sesin görüntüye uyguluÄŸu, oyunculukta doÄŸallık ve yalınlık önem kazandı. Sonuçta sesli sinema kendi yıldızlarını yarattı. Hollywood filmlerinde rol alan Clark Gable, James Cagney daha önce Alman sinemasında adını duyuran Marlene Dietrich, çocuk oyuncu Shirley Temple ve sinema tarihinin efsane kadını İsveçli Greta Garba gibi yıldızlar ün kazandı. Aynı dönemde çocukların severek okuduÄŸu ve izlediÄŸi Miki Fare’nin yaratıcısı Walt Disney ilk sesli çizgi filmlerini gerçekleÅŸtirdi. Dönemin önde gelen yönetmenleri John Ford, Howard Hawks, Frank Capra, George Cukar ve Orson Welles özgün usluplarıyla sinema sanatına önemli katkılarda bulundular. 1930′larda İngiltere’nin yetiÅŸtirdiÄŸi önemli yönetmenler Anthony Asguith ve gerilim filmlerinin babası sayılan Alfred Hitchcook’tu. 1933′te Alexander Karda ünlü aktör Charles Laughton’un oynadığı Kadınlar Celladı filmiyle tarihsel konulu film geleneÄŸini baÅŸlattı.
Fransa’da sesli sinema Rene Clair, Jean Vigo ve Jean Renoir’ın filmleriyle doruÄŸa ulaÅŸtı. Vigo, Hal ve GidiÅŸ Sıfır ve I’Atalante gibi ÅŸiirsel üslubu ağır basan filmler yaptı. GerçekçiliÄŸi ve güçlü anlatımıyla dikkati çeken Jean Renoir’ın 1937′de tamamladığı Büyük Aldanış savaÅŸ karşıtı bir filmdi. Bundan baÅŸka HayvanlaÅŸan İnsan ve Oyunun Kuralı gibi önemli yapıtları da vardır. Almanya’da sinemacılar 1930′ların baÅŸlarında bazı güzel filmler çektiler. Ne var ki, Naziler’in yönetime gelmesi birçok sinemacının çalışma olanağını yok etti.
1930′ların aynı zamanda renkli sinemaya geçiÅŸ dönemi oldu. Üç temel renk kullanımına dayanan ve technicalar adıyla bilinen renklendirme yöntemi ilk kez Walt Disney’in Üç Küçük Domuz adlı çizgi filminde kullanıldı. Disney’in ilk uzun metrajlı renkli filmi 1937′de tamamladığı Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’dir.
Ayrildik
Eki 15, 2008 AÅŸk Yorum Yapılmamış
Saçlarını ise Hiç Okşayamadım.
Daha Yeni Seni UnutmuÅŸken
Çıktın Birden Karşıma
Sensizlige Yeni alışmışken
Evlenecegin Haberi Geldi ßana
Bu Haber Bagrımı Ok Gibi Deldi
Şu zavallı belimi Büktü,perişan etti
Gözlerimden Yaşlar Aktı
Yüregim Parçalandı
Seni Gördüke Gülüm Yüregim Kan agladı
İçim Yandı Bagrım Yandı.
Sevdim Sevdim ßen yandım
Sevdim karşılık Alamadım
Sevdim Bütün Gençligimi Harcadım
Yüregim Yansada , Gözlerimden Yaşlar Aksada , ßen seni Yazdım Bir Kere Kanıma
Sen ßeni Çoktan Unutmuş Olsan da
Bu Yolun Sonun da ölüm Olsa da
Sen ßeni Çoktan Unutmuş Olsan da
Ben Seni Unutmam Unutamam
Lanet olsun
Eki 15, 2008 AÅŸk Yorum Yapılmamış
Sus konusma seni dinlemem
Gideceksen git hadi bos yalana gelemem
Sevemem sevemem birdaha çekemem
Askimin ihanetini bir ecelsede silemem….
OoOoOoOoOOFFF!!!
Canimi canimdan al ne olur
Vur hadi vur zincirlere vur
Olan olsun ben bu acilara katlanamam.
Kalbim kaniyor bedenim ruhsuz
Seni seven bu can simdi mutsuz
Olamaz yapamaz unutamaz
Anlatamam Anlatamammmm…
Lanet olsun seni çok sevdim
Lanet olsun derbeder ettin
Kalbimi söküp çekip gittin
Son sözüm sana beni kaybettin…
Lanet olsun seni çok sevdim
Lanet olsun perisan ettin
Kalbimi söküp çekip gittin
Son sözüm sana beni mahfettinn Oofff
Ayırdılar bizi sevgilim
Eki 15, 2008 AÅŸk Yorum Yapılmamış
Saçlarına yıldız düştü
Agaran saçlar benim
Durma bu deli gönül
Bekler sevdasını döner diye
Ellere yar etmez sevgisini
Hayal eder her an seni
Nedeni bilinmez sevda
Yorgunmu o gözlerin
Kanadım kırık beklerim seni
Zamansız sevda bu canım
Cansız bir bedendeyim
Gel sevdam gel artık sevdam
Kopardılar bizi bizden
Ayırdılar bizi sevgilim
Sensiz sevdam ettiler beni ..
Sevdamsın
Eki 15, 2008 KategorilenmemiÅŸ Yorum Yapılmamış
Ne kadar kaçsam da bir adım uzaklaşamadığım…
Kimi zaman gökteki yıldızlar kadar uzağım,
Kimi zamanda aldığım nefestesin,
Bitmek tükenmek bilmeyen bu yolda
Sonu meçhul olan SEVDAMSIN…
Tutunamadığımsın…
Her gidişine ayrı anlamlar yüklediğim,
Nedenler ile niçinler ile ,
Kendi kendimi yiyip bitirdiÄŸim,
Kaç kereler bitti deyip de bittiğini göremediğimsin,
Neden bitmesi gerektiÄŸini bilemediÄŸimsin…
Neden mutsuz olmak için çırpınıyoruz ki
Anla artık benim mutluluğum sensin ,
Senin mutluluÄŸumda benim,
Kaç kere sever insan,
Kaç kere bir gönülde var olur,
Ben sensizliğe sarılıp,ağlarken
GeleceÄŸin günü beklerken…
Sen benden uzaklarda,
Hangi hayaller peÅŸindesin,
GEL ,
GEL ARTIK……..
SENİN HAYALİN OLMAK…
O HAYALLERDE SENİNLE KAYBOLMAK
SENİNLE VAR OLMAK İSTİYORUM…
İstemem baÅŸka göz deÄŸmesin gözlerime…
İstemem baÅŸka eller deÄŸmesin bedenime…
Ben seninle olmak ,
Sen de yok olmak istiyorum,
Uzaklık insanın içinde gizlidir,
Zaman ise sadece bir yenilgidir,
Eğer birisinin yanında olmasını istiyorsan ,
Sadece düşle…
O zaten hep seninledir…
SEN HEP BENİMLESİN BİTANEM…
YA….BEN
BEN SENİNLEMİYİM….?
İşte Gidiyorum..
Eki 15, 2008 AÅŸk Yorum Yapılmamış
Sana doyamamanın acısı iLe
Dünyaya büyük bir isyan iLe
BuraLarı sana bırakıyorum açmamış tomurcukLarı
İşte gidiyorum içimde büyük bir sancı iLe
Kan ile doLmuş gözLerim ile
Keder ile bürünmüş bedenim ile
İşte gidiyorum şarkımızı dinlemeden
Bakmadan duvardaki resmine
Tutmadan ellerini sarılmadan ağlamadan
İşte gidiyorum yüreğimdeki alev ile
Hasretimle boÄŸuÅŸarak gidiyorum
Bir karanlığa doğru,hiçliğe doğru
Aşkımı yanıma alarak
Özlemin esiri olan aşkımı
İşte gidiyorum
Seni bulamayacağım ellere
Sensiz bir hayata gidiyorum
İşte gidiyorum
Üzerimde hasretin ile
Yanarak sızlayarak gidiyorum
Hıçkırarak özlemi yudumlayarak gidiyorum
İnanamayarak gidiyorum…
Agladigimi kimseye söyleme anne
Eki 15, 2008 AÅŸk Yorum Yapılmamış
Ağladığımı kimseye söyleme anne!
Onlar beni aÄŸlamaz biliyor.
Onlar beni en zor günümde bile ayakta,
Hayatla dalga geçer biliyor.
Ağladığımı kimseye söyleme anne!
Onlar beni yıkılmaz biliyor
Ben aslında onun gözlerine
Bakmaya bile kıyamazken
Onlar benim içimin yandığını,
Yüreğimin yandığını bilmiyor.
Ağladığımı kimseye söyleme anne!
Onlar beni kral biliyor
Ben odamda köşeme çekilmiş,
Her günün akşamı ağlarken
Onlar benim bir sevgili uğruna yandığımı
Düşünmek bile istemiyor.
Ağladığımı kimseye söyleme anne!
Onlar için ben, en sağlam köprülerden
Daha sıkı bağlıyımdır hayata,
Onlar beni ölümsüz biliyor
Ben her gün ölüm ile yaşam arasında
Bir o yana bir bu yana giderken,
Onlar benim ne yaşadığımı,
Tahmin bile edemiyor…
Ağladığımı kimseye söyleme anne..
Türk Edebiyatı (Türk Yazını)
Eki 15, 2008 KategorilenmemiÅŸ Yorum Yapılmamış
- Dönemleri
- İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı
- Sözlü Edebiyat
- Yazılı Edebiyat
- İslamiyet sonrası Türk edebiyatı
- Halk edebiyatı
- Divan edebiyatı
- Batı etkisinde Türk edebiyatı Tanzimat Edebiyatı
- Servet-i Fünun
- Fecr-i Ati
- Milli Edebiyat
- Cumhuriyet Dönemi
- İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı
DMOZ Kayıt Sırasında Nelere Dikkat Edilmeli?
Eki 15, 2008 Webmaster Yorum Yapılmamış
1.) Sitenizi eklerken doğru kategoriyi seçtiğinizden mutlaka emin olmalısınız. Gerekirse minimum alt kategoriye inmelisiniz.
2.) Sitenizi sadece 1 defa gönderin. Aslında maximum bekleme süreniz 2 yıl fakat, eğer 2 ay içerisinde sonuç alamazsanız tekrar göndermenizi öneririm. Farklı kategorilere tekrar tekrar göndermek uyanıklığını kesinlikle yapmayın, spam filtresine takılır siteniz.
3.) Sitenizin başlığında sitenizin lakabını kullanın. Asla sitenizin ana içeriğinin adını yazmayın. Örneğin Harry Potter konulu bir siteniz var diyelim, kesinlikle gidipte başlığa Harry Potter yazmayın. Sitenizin lakabı yok ise eğer, Alanadı.com biçiminde yazmak en ideali olur. Bunun dışında sitenizi abartan ve öven terimler kullanmaktan kaçının.
4.) Adres bölümüne tam domain adınızı yazın, sonuna mutlaka slash(/) koyun. Başına http:// portu eklemeyi unutmayın.
5.) En çok hata yapılan kısımlardan biri olan açıklama bölümüne deÄŸinmeliyim. Bu bölümde “Harry Potter hakkında herÅŸeyi bulabilirsiniz!” gibi bir terim yazarsanız siteniz asla eklenmez. Sitenizi öven ve abartan sözler kullanmamalısınız. Bu bölümde sitenin içeriÄŸi hakkında bilgi vermeli ve sitenizin bölümlerini açıklamasınız. BaÅŸlığı, açıklamada kullanmamaya özen göstermelisiniz. İkinci çoÄŸul ÅŸahıs ekleri bu bölümde kullanılmamalı, noktalama iÅŸaretleri ve dilbilgisi hususlarına özen gösterilmelidir.
Örnek bi açıklama:
Harry Potter hayran sitesinde; seri hakkında bilgiler, haber, dosyalar ve forum bulunuyor.
Daha fazla açıklama tarzı ve kıstas için o kategoride diğer siteleri inceleyebilirsiniz.
6.) Sitenizin tüm bölümleri tamamlanmış olmalı ve içerik özgün olmalıdır. Siteniz yapım aşamasında ise bitirdikten sonra önermelisiniz.
7.) İçerisinde gizli keyword’ler, sürüyle link deÄŸiÅŸimleri ve reklam dolu, spam yapan sayfalar kesinlikle eklenmez.
8.) İçeriğiniz orjinal olmalıdır. Alıntı kısımlar var ise kaynak mutlaka belirtilmelidir.
9.) Site önerinizi yaptıktan sonra, rahatsızlanmak için en azından 1 ay beklemeniz gerekmektedir. Zaten sitenin, spam filtresinden geçip editörlere ulaşması bir miktar zaman alıyor. Unutmayalım ki editörler bu işi gönüllü yapıyor ve sitenini onaylamak gibi bir zorunlulukları yok.
Edebiyatin Tanimi
Eki 15, 2008 Edebiyat Yorum Yapılmamış
Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir. Edebiyatın ne olduğunu anlayabilmek için onun, dilden, konuşma ve düzyazı dilinden farklı olan yanlarını ortaya koymak gereklidir.
Â
Konuşma ve düzyazı dilinde, dil bir araç, sözcükleri kullanmakla girişilmiş, belli bir amaca dönük eylemdir. Doğruyu araştırma, ortaya koyma, başkalarına iletme aracıdır. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler görevini yaptıktan sonra işe yaramaz hale gelir. Önemli olan meydana getireceği sonuçlardır. Sonuç yani amaç, onu okuyan, ya da dinleyendeki değişimdir. Düşüncemizi dile getiren sözcükleri nasıl biçimlendirdiğimizi unuturuz. Onlar aracılığı ile düşüncemizi ilettiğimiz kişi de onların nasıl biçimlendirildiğine dikkat etmez. Unutur. Dil, bizi doğrudan doğruya öteki insanlarla yada eşya ve düşüncelerle karşı karşıya getirir. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler saydamdır. Uçarıdır. Aradan kaybolur gider.
Â
Oysa şiir ve edebiyatta bunların tam tersi oluşmaktadır. Şiir ve edebiyatta dil bir araç değil, biraz amaçtır. Şiir ve edebiyatta dil, sözcükler, cümleler ve biçimler nesnel (objektif) hale gelirler, şeyleşirler. İnsanla öteki insanların, eşyanın ve düşüncelerin arasına girip saydamlaşmaz şiir. Uçarı hale gelmez konuşma ve düzyazı da olduğu gibi. Tam tersine, karşımıza çıkar. Resim gibi, heykel, müzik, yapı gibi (eşya) değeri kazanır.
Şair cümle kurmaz, bir nesne meydana getirir. Sözcüklerle, güzel, unutulmaz biçimler yaratır. Sözcüklerin bir araya özel biçimler altında getirilişinde derin eğilimler dürtüsü vardır. Şair, dilde olduğu gibi sözcüklerden yararlanmaz. Onlara yararlı olur. Renk, ses, hacim gibi onları şeyleştirir, kırar, bozar ve yeniden birleştirerek bir şiir dünyası kurar.
Â
Sözlerin ve sözcüklerin nesnelleştirilerek özel işaretler, deyişler, tılsımlı biçimler haline getirilmesi, bunların sihir ve büyü alanında kullanılması, unutulmayan, ezberlenen özel biçimlerle tekrar edilmesi, şiirin doğuşunu hazırlayan en eski etkenlerdir. Bu yönden denilebilir ki, yazı şöyle dursun, tam konuşma dilinin bile gerçekleşmediği, insanın ve insanlığını en eski tarihinde şiir ve şiir dili vardır. Demek ki, edebiyat, dilden önce idi.
Â
Bununla beraber gerçek şiir ve edebiyat yazının bulunup kullanılmasından sonra gelişmiştir. Sanat dışı konularda (politika, hukuk, mektup vb. alanlarda) bile ilk yazılı metinler, edebiyata yakın, destanî, güzellik iddiası ile yüklü oldukça nesnel eserler olmuşlardır.