archive 336

tarihten sex bilgileri

Geçmişte seksi yakından inceleyen bilim adamlarının yanlış ve eksik yorumları..

Samuel Auguste Tissot (1728 – 1797)

Vatikanlı fizikçi dönemin en bilinen bilim adamlarından biri. Seks konusunda da birçok araştırması olan Tissot’un muhafazakarlık ötesi olarak değerlendirebileceğimiz araştırma sonucu da oldukça ilginç. Tissot yazdığı kitapta çok mastürbasyon yapan kişilerin beyinlerinin zaman içinde deforme olduğunu ve zihinlerinin mastürbasyondan dolayı hasar gördüğünü iddia ediyor. Kitapta sunduğu saptamalarda bu kişilerin belli bir süreden sonra konuşamaz hale geleceklerini ve en sonunda da akıllarını tamamen yitireceklerini belirtiyor.

Dr. Sylvester Graham (1794 – 1851)

1800′lü yılların adeta bir fikir çöplüğüne dönüşmüş ilk yıllarında seks üzerine kafa yormuş Sylvester Graham isimli bilim adamı, gerçekten altın değerinde bir fikir ortaya atmış. Graham meni olarak da bilinen spermin insan hayatı için oldukça önemli olduğunu ve erkeklerin vücutlarındaki bu sıvıyı kendilerine saklamaları gerektiğini, çok fazla harcamamaları gerektiğini ortaya attı. Bu nedenle yılda 12 kereden fazla seks yapmanın sağlığa büyük zararı olduğunu vurguluyor.

Havelock Ellis (1859 – 1939)

İngiliz seksolog Havelock Ellis de ilginçtir ki hayatı boyunca hiç seks yapmamış fakat konu üzerine oldukça fazla kafa yormuş. Homoseksüellik üzerine açıklamalarda bulunan Ellis, homoseksüelliği bir suç olarak görüyor. 32 yaşında bir lezbiyenle hayatını birleştiren Ellis’in evlendiği güne kadar bakir olduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Eşinin lezbiyen olmasından dolayı ölünceye kadar hiç cinsel birliktelik yaşamadığı daolasılıklar dahilinde. Ellis ilk ereksiyonunu da evlendikten sonra eşini duştan çıkarken çıplak bir halde gördüğünde yaşadığını kitabında anlatıyor.

Richard Freiherr von Kraft-Ebing

Alman psikiyatr’ın uzmanlık alanı mazoşizm. Kadın orgazmı üzerine de detaylı araştırmaları bulunan uzmanın esas ilgi alanı sapkınlıklar. Kitabında yer alan bilgilerde, sonu üremeyle noktalanmayan cinsel her türlü birleşmeyi sapıklık olarak değerlendiriyor. Sadece üreme için gerçekleştirilen cinsel birleşmeleri etik ve doğru buluyor. Bunun dışındaki her ilişkiyi tecavüz veya cinsel sapıklık olarak nitelendiriyor. Erkekteki mazoşist duygular için de aynı savunmayı yapıyor. Psikiyatr, “Mazoşist eğilimlerle gerçekleştirilmiş seksin ardından bir doğum olayı gerçekleşiyorsa bu sapıklık değildir” diyor.

Heba Kotb (1967 – ….)

Heba Kotb doğunun en bilinen seksologlarından. Mısırlı Kotb, kadın cinselliği üzerine yoğunlaşmış. Kadınların evlilik öncesinde kendine asla dokunmaması gerektiğini savunan Heba Kotb, evleninceye kadar kadınların temiz ve tabir yerindeyse lekesiz olması gerektiğini vurguluyor.

BİR KADININ SEX GÜNLÜĞÜ

Bir Kadının Seks Günlüğü - Diary Of A Sex Addict / Diario De Una Ninfómana
 

 

 

Filmin Künyesi  
Vizyon Tarihi
:
26 Haziran 2009
Süresi : 95 dk.
Yönetmen
:
Christian Molina
Tür
:
Dram, Erotik
Senaryo
:
Valérie Tasso, Cuca Canals
Görüntü Yön.
:
Javier G. Salmones
Müzik
:
Roque Baños
Yapım
:
2008 – İspanya
Oyuncular
:
Belén Fabra (Valére) , Leonardo Sbaraglia (Jaime) , Llum Barrera (Sonia) , Geraldine Chaplin (Abuela de Valére) , Ángela Molina (Cristina) , Pedro Gutiérrez (Hassan)
                        FİLMİN ÖZETİ
 

 

 

 

Valérie Tasso?nun kendi hayatından esinlenerek yazdığı çok ses getiren romanından sinemaya uyarlanan filmde, Val adında iyi eğitimli, kariyer sahibi, çekici, duygusal ve genç bir kadının hayatını oldukça zorlaştıran bir bağımlılığı vardır. Bir nemfoman yani seks bağımlısı olan bu genç kadın doyumsuz cinsel açlığını gidermek için farklı insanlarla ilişki içine girer.
Val,yaşadığı sayısız seks deneyimleriyle ilgili duygularını ve samimi itiraflarını kişisel günlüğünde saklar. Kiminle ve ne zaman isterse birlikte olan bu genç kadın için seks bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Bir nemfoman oluşu  onu aşkın ve hayat kadınlığının en uç noktalarına götürür.

kadınlar ne ister

Sonuna kadar okuyun. Kadınlar ne demek istiyorlarmış? :)
     …………………………………..
 
 Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak, ona
öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız
tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş
yerimden oğluma telefon açtım, akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim, dedim.
Deniz kenarında ki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.
Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki
kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı.
Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol
yordam göstermem gerekiyor.
 Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata
neanlatacağımı zannettiyse!
-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama
ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar
modern olamadım.
 Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif
yaparak muhabbet edelim bakalım.
-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
-İngilizce, Fransızca bir de kendi dilimi de sayarsak Türkçe’yle üç
dil oluyor.
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar
tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin.
Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o
ortaya çıkıyor.
-Kadınların ayrı bir dili mi var?
-Tabi ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en
büyük zevkidir ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla
mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’yi öğrenmeli.
-İyi de niye Bükçe?
-Çünkü kadınlar konuşurken genellikle, söyleyecekleri sözü, net
söylemezler.
Eğip bükerler onun için dilin adını “Bükçe” koydum.
-Bükçe zor bir dil mi baba? diye sordu gülerek.
-Bana bak, çok önemli bir konu, eğleniyor gibisin biraz ciddiye al. Bir
kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar
sözü bükerek Bükçe konuşurlar sonrada senin sözün doğrusunu anlamanı
beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor.
 Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni
seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni
seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur.
Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden
bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar.
-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır,
cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından dolayı, sözlerini de dolaylı
söylüyorlar.
İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri
için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz
konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen
anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz
erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için, leb, deyip bekliyorlar.
Hatta bazen, leb, demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar..
Niye, leb, demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor, diye canları
sıkılır.
-Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin,
diye kızıyor bana.
-Kızarlar oğlum kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler,
detaycıdırlar,küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz.
Bizim de kendiler gibi düşünceli olmamızı beklerler
fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız,onlar detaya.
Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
-Var dedik ya oğlum, Bükçe’yi öğreneceksin, bunun için buradayız.
Hazırmısın?
-Hazırım baba.
-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir.  Biz erkeklerin on kelime ile
anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır.
Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim.
Bunu sana “bu gün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için
dışarı çıktığı andan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç
elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından alırken
yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.
-Hikaye dili yani.
-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana
fikre gel,  kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde, bittin
demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki
durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.
-Ne alakası var, baba. Seni sevmiyorum demekle, kısa anlat demenin.
-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini
düşünürler.
-Bu önemli, Bükçe’de dinlemek sevmektir, diyorsun.
-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken,
bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkeklerde imalı konuşuyoruz diye
düşünürler ve sözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye
çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir.
Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
-Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde
daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı
sıkıldı bir kaç saat surat astı. “Neyin var.” diye sordum.
“Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?
-Böyle de iyisin, derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan
bunu şöyle anlamıştır. Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin
ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”
-Peki ne demem gerekiyordu?
-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da
aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat
bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar.
O gün “Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan bence
ihtiyacın yok.” deseydin, o günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına
oturup, ağır mıyım, derse sakın “evet, biraz” falan deme “hayır” de.
Yoksa bir daha kucağına oturmaz.
-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her
kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa
yapsınlar.
-Aferim oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi
anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul
etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
-Ve asla unutmazlar, değil mi?
-Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için “biraz cimri”
demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey
aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları
anlayacaksın ama “sen şunu mu demek istiyorsun.” diye asla yüzüne
vurmayacaksın.
-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de
diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “niye bana iğne batırıyorsun”
diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı.
“akşama tok mu geleceksin.” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep
evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm..
Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini.
“Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor.
Anladım ama tabi “ne demek istiyorsun.” demedim.
-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok
gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle
uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan
“Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum,
gelirken bir şeyler getir yiyelim.” demez.
Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek.
-Bu Bükçe’de kısa konuşma yok mu baba?
-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa
konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın,
soruyorsun, “Neyin var” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi
yokmuş, diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak,
ağlamaya başlar.
-Bükçe’de “Hiçbir şey yok” demek “Çok şey var, benimle ilgilen”
demek oluyor, o zaman.
-Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur,
sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir şey vardır ama; şu anda
konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur.
Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için “Bana değer veriyorsan,
ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadirdir, gerçekten anlatmak
istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
-Bir arkadaşım da kadınların “peki” demesi tehlikelidir, demişti.
-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan “kuru bir peki, olur, tamam” her zaman
tehlikelidir. Bu Bükçe de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra
çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser.
Fakat pekinin yanında “peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk
ekliyorsa korkmaya gerek yok.
-Zor bir dil baba.
-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi, ilk başlarda öğrenirken
biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat
edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın.
Kolay yanı senin, Bükçe, konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
-Anlamak da pek kolay değil ama.
-Korkma o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten.
Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca,
düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar, ve konuşurken suçlayarak
konuşurlar fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz
zannederler.
-Nasıl yani?
-Mesela, karın sana “ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak
üstüne alma, seninle gezmek canı istiyordur, bunu sen düşünüp teklif
etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir.
“Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. “Tamam canım
haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır.
Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.
-Küçük ama önemli detaylar.
-Aynen öyle. Mesela karın “üşüdüm” diyorsa, üstünü kalın
giy demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’yi. Ne kadar erken
başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik, belki.
-Haklısın aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın
neresinden dönülse kardır.
-Not mu alsaydım, epeyce detayı varmış dilin.
-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim.
Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret
ettiği sözcük “Fark etmez”dir. Fark etmezi kadınlar “Hiç umurumda
değil, ne yaparsan yap ” diye anlarlar.
-En değerli sözcük nedir?
-Sen bil, bakalım.
-Seni seviyorum, demek herhalde.
-Evet, kadınlar “seni seviyorum” sözünü sık sık duymak isterler. Biz
erkekler söylemiştim, zaten biliyor diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi
geliyor bana.
-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlarda
çok önemli tabi. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl,
televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade
etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek
hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar
zaman alacak, zor ve masraflı şeyler, değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et,
zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere
dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir.
Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir
ama eğer sen hep alıp vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük
alırlarsa, büyük büyük verirler.
-Tamam baba bunlara dikkat edeceğim.
 Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı.
Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya
başladı. Az sonra geldi.
-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya başladım. Canan aradı.
“Salonun perdelerini ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi
baksak.” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç” diyecektim ki bunu
senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil” gibi anlayacağı aklıma
geldi.
“Tabi canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum,
sen seç istersen,” dedim çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak
isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir.. Biz
erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay
sıyırırız.
-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım.  Bana
Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
-Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye
yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun.
Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın.
Kullansınlar ki yüzleri gülsün.
                 Sema Maraşlı/ Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabında

karıncalar hakkında merak edilenler

Karıncalar 100 milyon yıldan uzun süredir dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünyanın bilinen en yaşlı karıncası bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi’dir. (Geleneksel teoriye göre, Homo sapiens (İnsanoğlu) yaklaşık 30 bin ila 50 bin yıl önce evrim geçirmiştir.)
* Bugün yaşayan tüm karıncaların toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır.
* Karıncalar kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. (35 kg. ağırlığındaki 10 yaşında bir çocuğun bir karıncayla boy ölçüşebilmek için 700 kg. kaldırması gerekir.)
* Dünya üzerinde 35 bin karınca türü mevcuttur.
* Çoğu karınca türü sıcak iklimlerde yaşar.
* Yaklaşık 9.500 karınca türü bilinmektedir. Bilim adamları bunun yaklaşık iki katının henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır.
* Tüm böcekler arasında en büyük beyin karıncanınkidir. (Bizim sonsuz fikirlere sahip büyük insan beynimiz aslında memeliler arasında en büyük beyin değildir. Örneğin, bir balinanın beyni insan beyninin altı katıdır.)
* Bir karıncanın ortalama ömrü 45 ila 60 gündür.
* Bir karıncanın beyninde yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. (Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bin karıncalık bir koloninin toplam beyin hücresi toplamı bir insanınkine denktir. )
* Bazı karıncalar günde yedi saat uyur. (Normal bir insan günde ortalama sekiz saat uyur.)
* Bir karıncanın dışı sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir. (İnsanların ve başka bazı hayvanların iç iskeleti vardır.)
* En büyük karıncanın uzunluğu 2,54 santimdir. ‘Pekin-Çin’de 2.40’lık bir adam dünyanın en uzun boylu insanı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiştir.)
* En küçük karınca bir milimin onda biri uzunluğundadır.
* Bir karınca kolonisinin nüfusu yüz binlerden milyarlara varabilir. (Dünyanın en kalabalık nüfusu toplam 1.306,313.812 insanla Çin’dedir.)
* Karıncalar sadece dokunmak değil, koku almak için de antenlerini kullanırlar.
* Karıncanın karnında iki mide vardır. Bir mide yiyeceği kendi için saklar; diğeri ise diğer karıncalarla paylaşılacak yiyecekleri depolar.
* Karıncaların akciğeri yoktur. Oksijen vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de aynı deliklerden çıkar.
* Tüm böcekler gibi, karıncaların da altı bacağı vardır.
* Karıncalar gri, kırmızı, kahverengi, sarı, mavi ya da mor olabilirler.
* Karıncanın vücudu üç bölümden oluşur: Kafa, gövde, ve metasoma (kuyruk kısmı).
* Karıncalar koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her karıncanın kolonide belirli bir görevi vardır.
* İşçi karıncalar yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler.
* İşçi karıncalar dişidir. Koloninin çoğunluğunu dişi karıncalar oluşturur.
* Köle-Yapıcı karıncalar başka karıncaların yuvalarına saldırır ve yumurtalarını çalar. Bu yumurtalar kırılıp, yavru karıncalar çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar.
* Kraliçe karıncaların doğduklarında kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer.
* Kraliçe karınca 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez eşlemesi gerekir.
* Her karınca kolonisinin en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe’si vardır.
* Ahşap karıncaları önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde günde binlerce böcek toplayabilirler.
* Ahşap karıncaları düşmanını ağzını açarak tehdit edebilir.
* Normal şartlarda, Marangoz karıncalar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler. Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler.
* Yaprak-kesen karıncalar yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar.
* Petek karıncaları çorak mevsimlerde hayatta kalmak için kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, bu karıncalar işçilerini su ve nektarla beslerler. Bu işçiler yiyecek fazlasını sindirim sistemlerinin kursak denen bölümünde depolarlar.
* Karıncaların başlıca düşmanı insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok edip, böcek ilaçlarıyla onları öldürüyor, hatta bazı yerliler onları yiyor.

yüzen şehirler

 

Her bir yüzen şehirde yaklaşık 50 bin kişinin yaşayabileceğini söyleyen Callebaut, şehrin yapı için safra sağlayacak merkezi bir lagün etrafında temelleneceğini ve lagün yağmur suyunu toplayacağını ve bu suyu şehirdeki insanların içmesi için arıtacağını belirtiyor. Tüm şehir asma bahçelerle çevrilirken, ticari ve eğlence yerlerinin yanında şehir merkezinde yaşayanlar lagünün çevresinde, 3 dağın ortasında oturacaklar.

Mimar Callebaut, şehrin enerjisinin nasıl hesaplanacağıyla ilgili olarak henüz herhangi bir tasvir yapmazken, görünüşte bize biraz düşünme payı bırakıyor. Onun tasarımı sahip olduğumuz güneş, termal, rüzgâr enerjisi, hidrolik, gel-gite bağlı enerji, ozmotik ve biyokütle gibi tüm yenilenebilir teknolojiyi bir araya getiriyor. Her şehrin kullandığından daha fazla enerji üreteceğini iddia eden Callebaut, şehirde yaşayanların yemek için fazla alternatifleri olmayacağını ve yumuşakçalar, deniz kabukluları ve deniz yosunu gibi su kültürüne bağlı besleneceklerini itiraf ediyor.

Şimdilik Lilypad sadece bir fikir ve inşa edilmesi uzun zaman alabilir. Fakat ilk bakışta tasarım çılgınca görünmüyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde bu yüzyılda su seviyesinin 1 metreye yakın yükseleceği belirtildi. Projenin ne zaman gerçekleştirileceği henüz bilinmese de, bilim adamları küresel ısınmanın bu hızla devam etmesi halinde yüzen şehirlerde yaşamanın hayal olmadığını söylüyor.

Dünyaca ünlü çevre bilimci Prof. Dr. James Lovelock ise bir adım daha ileri gitti. Sadece buzların olduğu, yaşanabilir bir yer hayal edersek, suyun üstünde kalan zemini kazabileceğimizi ve burada yaşamak için yer altı şehirleri kurabileceğimizi söylüyor. Siz hangisini tercih ederdiniz? Yüzen şehirleri mi yoksa buzların altındaki yer altı şehirlerini mi?