
Her şey eskisi gibi, yine sabahları erken kalkıyor, fakat geceleri erkenden yatamıyorum.Senin zapdettiğin düşüncelerimin uyutmadığı geceler sürüp gidiyor.Yaşıyorum.Yaşamak nefes alıp vermekse…Gülüyorum, gülmek surat kaslarımın gevşemesiyse…
Hayaller kuruyorum, yine baş rolünü senin oynadığın, fakat benim karakterimin tamamen değiştiği.Artık elimden su değil zehir içiriyorum sana.Ölümüne, zevk alarak bakıyorum.İçimden “Keşke ölsen” diyorum.Evet, keşke bedenin ayrılsa buralardan…
Senin adına o çok güldüğün dergiyi alıyorum, okumak için çırpınıyorum, ama gözlerim kelimeleri kabul edemez oluyor.Sevdiğim, saygı duyduğum, imrendiğim yazarın bile senden yana yazmış olduğunu sandığım yazısını makasla lime lime ediyorum ve müthiş bir haz duyuyorum.Sanki senin yanında olan herkesten intikam alıyorum.
Bir sigara yakıyorum, sen içmediğin için içiyorum, sen içiyor olsaydın bırakabilirdim, sırf sana benzememek için…Sigaramı yarısında söndürüyorum, sanki seni eziyorum altıgen küllüğün içinde…
“Aşkın temelinde kin vardır” diyen Peyami Safa geliyor aklıma, ne güzel demiş, diye düşünüyorum.Televizyonu açıyor, senin sevmediğin o programı kahkahalar atarak izliyorum.Tüm dostlarımı arayarak izlemelerini istiyorum.Müthiş bir mutluluk kaplıyor içimi ve haykırıyor dilim: “SENSİZ DE OLABİLİYORUM!”
Resmini çerçeveletip asıyorum, hem de en kötü çıktığın, kimselerin görmesine izin vermediğin, gri pantolonlu ve beyaz tişörtlü resmini.Herkes görsün.
Senin dostlarına iyi davranmak zorunda hissetmiyorum kendimi, geçenlerde birinin suratına kapadım telefonu.Çok şaşırdığına eminim ve aleyhimde kendi değeri kadar sözler etmeye başlamıştır senin diğer dostlarına.Onlar senin dostların, neden beni arıyorlar ki!Ben kimsenin hele hele onların tesellisine ihtiyaç duymuyorum.ANLASINLAR!
Kullandığın kelimeleri lügatimden çıkardım.O kelimelerin yerine, Türk Dİl Kurumu’na yenilerini bulmalarını istediğim bir fax çektim.Umarım değişir, ben de hem öztürkçe savunucusu olur, hem de senin kullandığın o iki yüz kelimeyi kullanmaktan kurtulmuş olurum.
Beni beklettiğin gelmediğin güzn geliyor da aklıma, sana telefon açıp neden hakaretler yağdırmadığıma şaşırıyorum.Aklımdayken telefon numaramı değiştirdim.Sır seninle o hatta konuştuğumuz için.Evde sana ait ne varsa attım ve duyarsızlaşmanın bu boyutuna bir baktım da…Ama içim sızlamadı değil biliyor musun?O en sevdiğin, geldiğinde üzerinden hiç kalkmadığın, yamalı minderi atarken…
Ve şimdi sözümü yineliyorum: “Yaşıyorum, yaşamak, nefes alıp vermekse; gülüyorum, gülmek surat kaslarımın gevşemesiyse.”
Unutmadan söyleyeyim, artık çayı büyük bardaktan içmiyorum ve üç şeker atmıyorum içine, sırf seninle ortak noktamız bu diye.
Sessizliğimi severdin ya,artık yeminliyim,hiç konuşmuyorum.Belki dönersin diye…
Aylin Günay
(Evar beni duyuyor musun?)
7 July 2008 saat 01:09
çok güzel şeyler yazmışsınız özgün bir dille içinizden geçenleri sade bir şekilde anlatmışsınız,birazda benim duygularımı aynen yazmışsınız ilk 2 paragrafta oldugu gibi…